Grup Genç’in bir döneme damga vuran o meşhur ezgisi, o günleri yaşayan İslamcı genç kuşağın hafızasına adeta kazınmıştı: “Kara zulüm yağar gökten üstüne toprağın / Kurulur yeni bir dünya Gülistan üstüne…” Karanlık ve sancılı bir devrin ardından gelecek olan aydınlık, huzurlu ve adaletli bir geleceği müjdeleyen bu dizeler; 28 Şubat 1997 postmodern darbe sürecini iliklerine kadar hisseden bizlerin “hâl-i pürmelalini” ne de güzel ifade ediyordu.
Memuriyet hayatımızın ilk yıllarında karşılaştığımız 28 Şubat zulmü, aradan geçen 29 yıla rağmen her hatırlandığında içimizde hâlâ tarifsiz bir acı ve hüzün bırakıyor. Orta kısımları kapatılan İmam Hatip liseleri ve Anadolu çocuklarının bir an evvel hayata atılıp ailesine destek olma hayaliyle sığındığı meslek liseleri, bu kesintisiz zulmün en ağır mağdurları oldu.
Katsayı engeliyle üniversite kapıları gencecik zihinlerin yüzüne kapandı. İnançları gereği başörtüsünü tercih eden kızlarımız; eğitim hakkı ile inançları arasında, peruk ile ikna odaları kıskacında bırakıldı. Bu baskı ikliminden kamu çalışanları da payına düşeni fazlasıyla aldı. Binlerce memur soruşturmalarla görevinden ihraç edildi, bir o kadarı istifaya zorlandı ve atanmış olmasına rağmen görevine başlatılmayan niceleri bu adaletsizliğin kurbanı oldu.
Bugün sendikal faaliyetler kapsamında okulları ziyaret ettiğimizde, öğretmenler odasındaki inanca pranga vurmayan, yaşam tarzına müdahale edilmeyen o çeşitliliği görünce söz bazen 28 Şubat’ın o yıllarda dayattığı tek tip kılık kıyafet zulmüne geliyor ve bugüne ilişkin elde edilen kazanımları dile getiriyoruz. Söz o dönemdeki kılık-kıyafet dayatmasına ve bugünkü kazanımların değerine geldiğinde, bazen başörtülü meslektaşlarımızdan bile “Bırakın artık bu 28 Şubat nakaratını” serzenişi ile karşılaşıyoruz. Oysa, unutulan zulüm tekrarlanır. O gün, “Bin yıl sürecek” iddiasıyla dayatılan o vesayetçi zihniyetin tortuları, bugün farklı formlarda hala karşımıza çıkmaya devam ediyor.
Dün askeri vesayet ve üniformal zihniyet ve yaşam tarzı dayatan odakların, fırsat buldukları takdirde bugün çok daha ağır bir süreci yaşatmaktan çekinmeyeceklerine dair şüphe duymamak gerekir. Maarifin Kalbinde Ramazan etkinliklerine dahi tahammül edemeyen o malum azınlık, biz unutsak da o günlerin hayaliyle yaşıyor.
“Laikatak” nöbetleri geçiren ve adeta tek partili dönem hayali kuranların, kamuda neler yapabileceğini anlamak için uzağa gitmeye gerek yok. Henüz birkaç yıl önce, konjonktürün değişeceği ümidiyle “özgüven patlaması” yaşayan-amiyane tabirle- yeni yeni biti kanlanmaya başlayan bir sendika temsilcisinin, öğretmenler odasında yüzümüze karşı sarf ettiği “Az kaldı, hepinize ne yapacağımızı biliyoruz; listelerimiz hazır!” sözleri hâlâ kulaklarımızda. Bugün okul müdürlüğü yapan bu ve benzeri isimlerin, öğrermenler odasındaki işinde gücünde sandığımız kişilerin sahte tebessümleri bizi aldatmamalı; zira ilk fırsatta genetik kodlarına dönecek “uyku modundaki” bu yapılar varlığını koruyor.
28 Şubat’ın seneyi devriyesinde şunu iyi anlamalıyız: Tarihin tekerrür etmesini istemiyorsak, her alanda saflarımızı sıklaştırmak zorundayız. Rahat günlerin rehavetine kapılıp, “hesabi” nedenlerle o samimi ve “hasbi” kazanımlarımızı heba edecek bir vurdumduymazlığa ve apolitik bir anlayışa asla müsaade etmemeliyiz.Kötülüğün iyilere egemen olmaması için iyilerin örgütlü olmasının zaruri olduğunu unutmamalıyız vesselam.